1 Ocak 2026 Perşembe

Aralık Okumaları

KADININ ADI YOK – Duygu Asena (✭✭)

Bu kitabı okurken kendimi bir anda seksenlerin Türkiye’sinde buldum: vitrinler başka, ev içleri başka; “modernlik” bir yandan, “ayıp” öte yandan. Özal’lar, “muzır neşriyat” tartışmaları, sansür refleksleri… Sayfaların arkasında bir dönem gölgesi dolaşıyor. Kitap bugün yeni bir şey söylemiyor olabilir ama şunu yapıyor: bir dönemin duygusal iklimini yüzüne çarpıyor. Dönemi anlamak isteyen okura hâlâ bir “hafıza kartı” gibi.

Beni en çok yakalayan şey, replikler arasında parantezle verilen o söylenmeyen ama düşünülen cümleler oldu. İnsan bazen “olay”ı değil, olayın yanında akan iç sesi hatırlar ya, burada o iç ses kitap boyunca canlı kalıyor. Bu yüzden okuma deneyimi, tuhaf biçimde “eğlenceli” bir ritim yakalıyor: dışarıdan görünen hayat ile içeride dönen hesaplaşma sürekli çarpışıyor.

Ama işte puanımı düşüren yer de burada başlıyor. Metin, yer yer cesur bir ses taşıyor; ama edebi olarak yer yer eskimiş, dağınık ve “yazı” olmak yerine “mesaj” olmakla yetiniyor. Bazı bölümlerde roman değil, köşeli bir beyanname okuyor gibi hissediyorsun. Bu da kitabın etkisini artırmak yerine azaltıyor; çünkü okur, cümlelerin taşıdığı ağırlığı değil, yazarın itekleyen elini daha çok hissediyor.


Yetmişler tarih oldu; yakında seksenler de tarih olacak. Seksenlerin önemli tartışmalarını gözden geçirmek isteyen okura öneririm. Ama “zamansız edebiyat”, dil işçiliği, kurgu bütünlüğü arayan ve daha kalıcı kitaplar seçenlere önermem. Bir de “herkes kızına okutmalı” türü büyük iddiaları abartılı buluyorum: metni güçlendiren şey slogan değil, dönemin iç gerilimlerini gösterdiği anlar.

Film notum: Kadının Adı Yok
Sanat filmi iddiasında ama zayıf bir iş; metnin tartışması filmden büyük kalıyor. Atıf Yılmaz’ın 1988 tarihli filminde başrolde Hale Soygazi var. Bazen böyle oluyor: kitap “olay” olarak büyük, uyarlama ise sadece “uyarlama” olarak kalıyor.


FAHİŞE – Nelly Arcan (Çeviri: Alev Özgüner) (✭✭✭✭)

Ayrıntı Yayınları’nın Yeraltı Edebiyatı serisi hakkında bir şeyler yazarak başlamak istiyorum. Seri, dünya yeraltı edebiyatının kanonik metinlerini Türkçeye kazandırdı; tabu sayılan, dışarı atılan, “karanlık” diye etiketlenen insanlık hâllerini cesurca kurcalayan bir damar. Dili çoğu zaman deneysel, keskin ve alışılmadık; okura konfor değil, sarsıntı vaat ediyor. Seri kimler için ideal? Romanı sadece “hikâye tüketmek” sanmayan, rahatsız olmayı göze alan, edebiyatı önceleyen okur için.

Bu kitap bende o duyguyu uyandırdı. “Piyasa edebiyatı” denen şeyin nasıl bir kolaylık olduğunu, “saf edebiyat”ın ise nasıl bir bedel istediğini. Burada mesele sadece “sert içerik” değil; asıl mesele, anlatıcının kendini saklamadan anlatması. Okurken rahatsız oluyorsun, ama o rahatsızlık boş değil: dilin içinde gerçek bir çıplaklık, neredeyse kemik sesi var.

Nelly Arcan (Isabelle Fortier), Quebec’li, Fransızca yazan bir yazar. Putain yarı-otobiyografik damarıyla yayımlandığında büyük tartışma yaratmış bir metin ve bu arka planı bilince kitap daha karanlık, daha “yakın” bir şeye dönüşüyor: okuduğunuz şey bir kurmaca oyunu değil, insanın kendisiyle hesaplaşma.



Aklımın takıldığı yerler genellikle “orijinal metin nasıldı?” sorusu oldu. Arcan’ın dili hem ritim hem sertlik bakımından çeviri kaldırması zor bir dil. Bu yüzden çevirmeni metnin içine gömerek anmak iyi geliyor: Alev Özgüner’in çevirisi, okura metni Türkçe akıtma çabasını hissettirmeden keskinliği korumaya çalışıyor. İyi iş çıkardığını düşündüm.

Yeraltı kitaplığını edebiyatı önceleyen kişilere öneririm; öncelemeyenlere önermem. Bu metin, okuru bir hikâyeye değil, bir aynaya sokuyor. Aynanın ışığı da acımasız.

Film notum: Nelly (2016)
Yazarın hayatını anlatan bir biyografik film var, ama kitapta kurulan o iç monoloğu ve çıplak itiraf tonunu sinema çoğu zaman “estetikleştirip yumuşatıyor”. Benim izlenimim: film, metnin darbesini taşımakta zorlanıyor.


50 SORUDA PSİKİYATRİ – Ali Nihat Babaoğlu (✭✭✭✭✭)

Bu kitabın en iyi yanı şu: psikiyatrinin “sisli” görünen yerlerini soru-cevap düzeninin disipliniyle aydınlatıyor. Psikiyatrinin sandığımdan daha sistemli olduğunu düşündüm. Okurun kafasındaki dağınık sezgileri bir çerçeveye oturtuyor: neyi hastalık sayıyoruz, hangi ölçütlerle ayırıyoruz, hangi tedaviler hangi mantığa dayanıyor?



Bende asıl etki bırakan şey, kitabın okura sadece bilgi vermemesi; okurun kendi cehaletini daha iyi görmesini de sağlaması. Psikanaliz meselesinde şaşırdım: Türkiye’de psikanalizin kurumsal karşılığının zayıflığı fikri, benim psikanalizi ne kadar “basit bir alan” sandığımı da yüzüme vurdu. Demek ki basit sandığım şey, ayrı bir disiplin sabrı istiyormuş.

Bilgisini geliştirmek isteyen, bilgisiz kalmak istemeyen herkese öneririm. İlgi alanına girmese bile en temel bilgileri veriyor. İlgi alanı konusunda katı olanları zorlamak istemem, ama “temel kavramlar bende dursun” diyene ilaç gibi.


SUÇLAMALARA KARŞI GERÇEKLER – İlker Başbuğ (✭✭✭✭)

"Hayalleri olan komutan..."

Bu kitabın en güçlü tarafı “edebiyat” değil, belge duygusu. Gerçek bir yazarın üslubuyla yazılmamış olmasına karşın, sonuçta cezaevinde tutulmuş notların taşıdığı bir ağırlık var. Metin, cilalı cümlelerle etkilemeye çalışmıyor; “şunu yaşadım, bunu gördüm, buna itiraz ediyorum” çizgisinde ilerliyor.


Ordumuzun zayıf kılınmasıyla ne kadar büyük şeyler kaybettiğimizi daha şiddetli şekilde fark ettim. Bu tür metinler, okuru ister istemez “sonuçlar”a çeker: kurumlar yıprandığında, toplum sadece siyaset kaybetmiyor; hafıza, güven, denge de kaybediyor.

Benim için en somut fayda, Ergenekon olaylarının tarihlerinin sırasını iyice öğrenmek oldu. Bu dönemi başkalarının filtresinden değil, doğrudan içinden dinlemenin verdiği bir netlik var. Katılın ya da katılmayın, en azından birincil bir tanıklıkla yüzleşiyorsunuz.

Siyasetle ilgilenenlere tavsiye ederim. Siyasetten uzak durmaya çalışanlar için ikinci planda kalabilir; çünkü bu kitap, “uzak durma” konforunu bozuyor.


GÜN OLUR ASRA BEDEL – Cengiz Aytmatov (Çeviri: Refik Özdek) (✭✭✭✭✭)

Her bölümü "bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider gelirdi" cümlesi ile başlayan büyük roman.


Kitap beni Türkistan’a götürdü. Coğrafyayı dekor gibi değil, insanın iç sesi gibi kuran romanlardan bu. Her bölümün o meşhur tren cümlesiyle başlayan ritmi, okuru bir hikâyeye değil bir zamana bağlar: doğudan batıya, batıdan doğuya… İnsan okurken sadece olayları değil, bir çağın nabzını dinliyor.

Elbette en çok aklımda mankurt efsanesi kaldı, özellikle Nayman Ana'nın ölüm çaresizliği. Açık söyleyeyim: bu efsane romanda sadece “hikâye içinde hikâye” değil; romanın vicdanı. Belleğini kaybeden insanın, kimliğini ve iradesini de kaybetmesi fikri, tokat gibi. Mankurtluk burada bir karakter kaderi değil, bir toplum ihtimali gibi.

Aytmatov’un hayvanlara verdiği yer de ayrı: doğa burada arka fon değil, karakter. Gülsarı’dan dişi kurda uzanan o çizgi, okuru insan merkezli kibirden çıkarıp başka bir duyarlılığa sokuyor. Romanın güzelliği de burada: bilim kurgu, aşk, fabl, tarih, siyaset, destan… hepsi var ama “gösteriş” olsun diye değil; hepsi aynı büyük bağın içine akıyor.

Kim her ne arıyorsa, herkese öneririm. Özellikle “Türkçüler okuyor, ben okumayayım” diyenlere de öneririm. Çünkü bu roman ideolojik rafların üstünde dolaşıyor: aidiyetle, sloganla değil, hafızayla ve acıyla konuşuyor. Kitabı önermeyeceğim kimse yok.

Film notum: Nayman Ana / Mankurt uyarlaması
Türkmenistan ve Türkiye Türkü sinemacılar Nayman Ana bölümünü filme taşımışlar. Mankurt (1990) uyarlaması olarak anılıyor. Şunu da dürüstçe ekleyeyim: sinema çoğu zaman romandaki o yoğunluğu seyreltiyor, ama mankurt fikrinin görselleştirilmesi bile tek başına çarpıcı, yine de etkileyici bir film. Gün Olur Asra Bedel'in her bölümünden bir film çıkar.

2 yorum: