Milletler kimi zaman atasözlerini, kimi zaman deyimlerini eski hikâyelere dayandırır. Hatta türkülerin de hikâyeleri olur. Yalnız dil biliminin değil halk biliminin de analizi gerekiyor.
Atasözlerine, deyimlere, türkülere,
destanlara, tekerlemelere, yerleşik ifadelere, galatı meşhurlara temel olan
hikâyeler gerçekçi de olabilir doğaüstü de olabilir. Birincil kaynaklara da
dayanabilir. Bizim mensubu olduğumuz Türk Kültürü bu açıdan oldukça zengin.
Bu zenginlik, coğrafi genişliğin yanı sıra
Türk topluluklarının tarih boyunca farklı medeniyetlerle kurduğu yoğun
etkileşimin de bir meyvesidir. Sözlü geleneğin kuşaktan kuşağa aktardığı bu hafıza,
göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçişin izlerini de bünyesinde
barındırır. Dolayısıyla her bir anlatı, aslında o dönemin sosyo-ekonomik
şartlarına tutulmuş birer ayna niteliği taşır.
Türk hikâyeleri en çok doğa olaylarını,
yabancı milletleri, zenginliği, evlenmeyi, çocukları, fakirliği, hastalığı,
göçü, gurbeti ve… ölümü işler. Yabancı milletler deyince ilk aklımıza gelenler
Ermeniler veya Rumlar olabilir. Ancak Adriyatik’ten Çin Denizine veya Çin
Seddine Büyük Türk Kültürünü göz önüne aldığımızda başka yabancı milletlerin de
hikâyelerimizde yer aldığını öngörmek mümkün.
Türkülere baktığımızda bizim birincil
kaynaklara göre gerçek bir olaya dayandığı söylenebilecek en önemli ürünümüz
sanılanın aksine Çanakkale Türküsü değil Genç Osman Destanıdır. Eray Cömert’in
İstanbul Teknik Üniversitesine sunduğu tezine bakıldığında Çanakkale Türküsünün
Çanakkale Savaşından önce olmadığı çok olası görünmüyor. Diğer taraftan söz
gelimi Yemen, Çökertme gibi türkülerin hikâyeleri de birincil kaynaklarla
desteklenmiyor. Giresun’un sayısız varyantlara sahip Mican Türküsü de Mican
isimli kişiye ağıttan çok bir kamusal ağıt. Hatta Mican ve Kel Seyit olaylarını
destekleyen mahkeme kaydı, hatta tutanak veya bir mektup ele geçmemiş henüz.
Oysa Genç Osman Destanı’nı yaratan Kul Mustafa’nın gerçekten de Genç Osman ile
beraber savaştığına ilişkin bilgi ve belgeler bulunuyor. Konu ile ilgili
ayrıntılı değerlendirme Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalında da
yayınlandı. Genç Osman Destanında dikkat edilmesi gereken iki husustan
birincisi kelle koltukta ifadesinin bir mecaz sanatı olduğu. Diğer önemli husus
Genç Osman’ı padişah 2. Osman ile karıştırmamak gerektiği. Milliyetçi yönü de
olduğu değerlendirilen Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen 2003’te “Genç Osman’ın
Bağdat’a yaptığı seferler gibi seferimizi gerçekleştireceğiz” demişti ki
gazeteci Murat Bardakçı iki Osman’ın farklı olduğunu açıklamıştı. Doğrusu,
destanda geçen Genç Osman, padişah 4. Murat’ın emrinde bir yeniçeri neferi,
sefer düzenleyemez. Komutan değil, padişah hiç değil. Gerçekten de Bardakçı’nın
dediği gibi: “Sultan II. Osman’ın Bağdat seferi yoktur; sadece Hotin seferine
çıkmıştır ve Bağdat’ı görmemiştir.”
Destanlar hikâye bakımından daha kesin
görülebilir. Onların da sayısız varyantları vardır. Oğuz Türklerine göre Oğuz
Han vardır, Kırgız Türklerine göre Manas vardır. Elbette, hikâyelere temel olan
olguların gerçek olmadığı konusunda temkinli olmak gerek. Söz konusu olguların
siyasi ve askeri tarihin temel ilkelerine uygunluğu üzerinde durulmalı.
Atasözü ve deyim hikâyelerini biraz
zorlama görebilirsiniz. Söz gelimi, zamanın birinde bir küfürbaz adam olduğu
rivayet edilir. Adam tekkeye sığınır, derviş olur, şeyhten yardım ister küfür
illetinden kurtulmak için. Şeyh de ona bir bakla tanesi verir: “Bunu dilinin
altına koy. Hatırladıkça küfretmekten vazgeçersin” der. Şeyh ile derviş
yağmurlu bir günde sokaktan geçerken bir evin penceresinden bir genç kadın
seslenir: “Şeyh efendi, biraz durur musunuz?”. Pencereden çekilen kadın bir
süre sonra yeniden pencereye yanaşır: “Az biraz daha bekleseniz…”. Dervişler
sırılsıklam. Kız sonunda “gidebilirsiniz” der. Şeyh sorar: “Bizi niye
beklettin?”. Kız ““Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun
altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olurmuş.”
der. Şeyh taze dervişe döner: “Çıkar ağzındaki baklayı…” O gün bugündür, çıkar
ağzındaki baklayı dediğimizde söyleyeceğin şeyi serbestçe söyle demek
istiyoruz. Hikâye tabii.
Atasözleri ve deyim cephesinden devam
edersek, onların da önemli askeri ve siyasi olaylar ile temellendirilmesi söz
konusu. Türkçede en kuşku götürmeyen deyim hikâyelerinden birisi de kazan
kaldırmaktır. İslam Ansiklopedisine göre, “Etmeydanı, özellikle 17. yüzyıl
başlarından itibaren yeniçeri ayaklanmalarının ilk başlama yeri olarak ün
kazandı. Yeniçeriler ayaklanma belirtisi olmak üzere kışla mutfaklarındaki
kazanları bu meydana çıkarırlardı, buna kazan kaldırma denirdi. Yeniçerilere
katılan öteki Kapıkulu ocaklarının bayrakları da bu meydana dikilir, esnaf
takımı ve isyanın teşvikçisi devlet adamları meydanda kurulan çadırlarda veya
meydanı çevreleyen yeniçeri odalarında misafir edilir, isyan süresince
Etmeydanı’nda âdeta bir ordu pazarı kurulurdu. Bu şekilde bir olay,
1703 yılında II. Mustafa’nın hal‘i ve III. Ahmed’in cülûsuyla sonuçlanan isyan
sırasında meydana gelmiştir. Etmeydanı’nı dolduran âsiler önce Ağakapısı’na ve
Bâbıâli’ye yürürler, daha sonra Atmeydanı’na geçerler, buradan da Soğukçeşme
Kapısı, Bâb-ı Hümâyun ve Ahırkapı’yı tutarak Topkapı Sarayı’nı kuşatırlardı. İsyanlar
sırasında Etmeydanı çeşitli konuşmaların yapıldığı, nutukların atıldığı ve
padişahtan gelen haberlerin duyurulduğu bir karargâh özelliği taşırdı.”
Gerçekten de kazan kaldırma on yedinci yüzyılın önemli olaylarındandır.
Dolayısıyla kazan kaldırma geçek bir hikâyedir. Mecaz anlamıyla kazan
kaldırmak, yöneticinin tutumuna karşı hep birlikte isyan etmek demek. Nitekim
Osmanlı askeri teşkilatında kutsal bir hiyerarşik sembol olan kazan, sadece bir
yemek kabı değil, aynı zamanda devlet ile asker arasındaki sadakat bağının da
somut bir göstergesiydi. Bu bağın kopması anlamına gelen kazanın meydana
indirilmesi, payitahtta geri dönülemez siyasi krizlerin ve taht
değişikliklerinin habercisi olmuştur.
Pabucu dama atılmak varyantlarından birisine göre, 13. yüzyılda
yaşamış Ahi Evran’ın hatalı mal üreten zanaatkârın pabucu aldığı dama attığı,
ibreti âlem olsun diye eve yalın ayak gönderildiği anlatılır. Ancak hikâyeyi
doğrulayacak hiçbir kanıt yoktur. Bir başka varyanta göre, bir esnaf ayıplı mal
satarsa Melami şeyhi olan Ahi Baba’nın huzurunda sağ pabucu alınır ve dükkân
mühürlenirmiş. Dükkân tekrar açılsa bile pabuç ibret olsun diye damdan
alınmazmış. Yine bunun da gerçek olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yok.
Pabucu dama atılmanın esas ve gerçek varyantına göre, bir ayakkabıcı
esnaf hileli ayakkabı üretirse ahilik geleneği gereğince aldığı para müşteriye
iade edilir, dükkânı mühürlenirdi. Dava konusu olan ayakkabı dama fırlatılır ve
ibreti âlem için orada bırakılırdı. Nitekim Safranbolu’daki Yemeniciler
Arastası’nda 1661 yılına ait dükkân kayıtlarında, hatalı üretim yapan ustaların
pabucunun gerçekten damlara atıldığı belgelenmiştir. Pabucu dama atılmanın tek
gerçek hikâyesi budur. Deyim mecazi olarak, kendinden üstün birinin çıkmasıyla
gözden düşmek anlamında kullanılır.
Dingo’nun ahırına ilişkin birkaç varyanttan bahsedeceğiz, ancak
tutarlı hiçbir varyant yok. İstanbul’da 1860’lı yıllarda atlı tramvaylar
normalde iki atla çekilirken Şişhane yokuşu oldukça dik olduğu için takviye
atlar getirilirmiş. Takviye atlar bir varyanta göre Taksim’de, bir diğerine
göre Fransız Konsolosluğunun yakınında, başka birine göre Azapkapı’dan
gelirmiş. Ahırı Dingo adında bir Rum işletirmiş. Dingo sürekli sarhoş olduğu
için kayıtları tutmazmış. Giren çıkan belli değil… kavga gürültü eksik olmazmış.
Yine bir varyantta Dingo Ermeni’dir. Başka birine göre ise Dingo’nun adı
aslında Dinko’dur ve bir köyde yaşamaktadır. Tutarsızlık bu ya… Dingo diye bir kelime yok
normalde ya da alakasız bir karşılığı var. Bir yabani köpek ırkı, Avustralya’da
görülüyor üstelik. Türkçede gelip geçenin belli olmadığı yerleri ifade etmek
için Dingo’nun ahırı deyimi kullanılır.
Sarı öküzü vermeyecektik ifadesi bir
fabldan kaynaklandığı için hikâyesinin kurgu olduğu zaten kabul edilen bir
şeydir. Fabla göre, geniş düzlüklerde yaşayan büyük bir yaban öküzü sürüsü,
aslanların saldırılarına karşı birlik sayesinde direnir. Ancak yaşlı bir aslan,
sürünün liderini kandırarak önce “Onu bize verin, biz bir daha size
saldırmayız. Barış içinde yaşarız. Analar ağlamasın.” diyerek sarı öküzü, sonra
diğerlerini bahanelerle aldırır. Öküzler barış umuduyla her seferinde bir
ferdini verir, sonunda güçlerini kaybeder. Aslanlar iyice kuvvetlenince sürüyü
kolayca yenerler. İlk taviz aslında ilk yenilgidir anlamında sarı öküzü
vermeyecektik diyoruz.
Türk Dil Kurumunun tespit ettiği
Türkçe deyim sayısı 11 binin üzerinde. Bunlardan geçti Bor’un pazarı sür
eşeğini Niğde’ye sözü, hani bazen yanlışlıkla geçti Bolu’nun pazarı denen,
aslında 1933’te yazılan bir şiir parçası. Oldukça yeni bir deyim. Eserin sahibi
Rahmi Karatay: “1933 baharında Bursa’da birtakım arkadaşlarla bir sinema
matinesine gitmiştik, karşıdan Emir Sultan’ın servileri görünüyordu. Bilmem
yıllarca süren hayal kırıklığının etkisiyle midir, aklıma bir beyit geldi:
‘Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye, Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini
Niğde’ye!’ dedim ve bunu sinemanın karanlığında sigara paketinin arkasında
tamamladım. Ertesi gün mizahi manzume bir yıldırım hızıyla yayıldı, bir arkadaş
bunu tape ettirerek Akbaba’ya göndermiş. Meğer milletin bir yarasına
dokunmuşuz. Bu mizahi yazı az zamanda bütün Türkiye’ye yayıldı ve bana yeni bir
stil verdi.” Mecazen geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye “iş işten geçti,
fırsatı kaçırdın demektir. Bursa’da bir sinema salonunun karanlığında, bir sigara
paketinin arkasına karalanan bu mısraların, kısa sürede asırlık bir atasözü
edasıyla dile yerleşmesi halk kültürünün ne kadar dinamik olduğunun kanıtı.
Halkı aydınlatmaya çalışan bazıları
Ali kıran baş kesenin bir galatı meşhur olduğunu aslının Fatih Sultan döneminde
var olan dal kıranın başı kesilir ifadesine dayandığını ileri sürerler. Ancak
böyle bir kanun olduğuna ya da ifadesinin bu olduğuna ilişkin kanıt yoktur.
Yine bir rivayete göre, Osmanlı
Dönemi’nde Konya’dan Girit’in önemli liman kentlerinden Hanya’ya bir vali tayin
edilir. Vali göreve gelir gelmez halka ağır vergiler yükler. Zaten askerlikten
muaf kalabilmek için yüksek vergiler ödeyen Rum halkı bu adaletsizliğe karşı
sesini yükseltmeye çalışır. Müslümanlar da rahatsızdır. Ancak vali tüm şikâyetleri
görmezden gelir ve kararlarını değiştirmez. Bunun üzerine Hanya halkı, bir gece
yatsı namazı çıkışında valiyi karanlıkta yakalayıp döver. Vali güçlükle
konağına dönerken, arkasından bağırarak şu sözleri işitir: “Artık Hanya’yı
Konya’yı anladın mı?”
Marko Paşa’nın sabırla dert dinleyen
ancak bürokratik engeller veya imkânsızlıklar nedeniyle her sorunu çözemeyen
figürü, zamanla sistemin çaresizliğinin bir sembolü haline geldi. Halk, egemen
güçler karşısında hak arama mücadelesinin sonuçsuz kalacağını anladığı anlarda
bu deyişi ironik bir sitem aracı olarak kullanmaya devam etti.
Rum asıllı Marko Apostolidis Osmanlı
döneminde paşa unvanını alan ilk doktordur. Marko Paşa, II. Abdülhamid
döneminde Meclis-i Ayan üyeliğine getirildi. Görevi gereği halkın dilek ve
şikâyetlerini dinlemek zorundadır. Ancak kendisine iletilen her başvurunun
çözüme kavuşması mümkün olmaz. Zamanla pek çok kişi sorunlarına karşılık
bulamaz ve bunun sonucunda “Git derdini Marko Paşa’ya anlat” sözü halk arasında
yaygınlaşır. Bu olay, git derdini Marko Paşa’ya anlat deyiminin gerçek
hikâyesi.
Aklınıza takıldı mı bilmiyorum ama
gemileri yakmak deyimini ele alalım. Bu deyim Arap komutan Tarık Bin Ziyad’ın
sonradan adın Cebelitarık olarak boğazdan Avrupa’ya geçtiğinde gemileri
yaktırması ile ilgili olabilir mi? Belki de oradan geliyor diyorsunuz.
Dünya dillerinin önemli bir bölümü
gemileri yakmak deyimini içeriyor diğer önemli bir bölümü ise köprüleri atmak
deyimini içeriyor. Dahası dünyanın hemen her kıyısına, her limanına ilişkin bir
gemi yakma olayı olduğuna inanılıyor. Türklerin yok, Türkler uzun bir
denizcilik geçmişi yok çünkü. Tarık Bin Ziyad’ın gemileri yakması iddiası
ülkemizde en meşhur gemi yakma olmasının sebebi Müslüman oldukları için yakın
görülen Araplara ait olmasının etkisi olabilir. Uzak da gören olabilir.
Üniversitedeyken Ülkücü bir arkadaşımız vardı, Tarık için askerine güvenemediği
için gemileri yaktı diye inanıyordu. Ülkücü gençler bir araya geldiğinde ne
konuşur? Tarih konuşur doğal olarak.
Araplar geri dönüşü olmayan kararlar
vermek anlamında (حرق السفن) [hark’el-süfun] kalıbını kullanıyorlar, gemileri
yakmak anlamına da geliyor. Kalıbı Tarık Bin Ziyad’da dayandırıyor
olmaları olası.
Çinliler aynı durumda 破釜沉舟 [pò fǔ
chén zhōu] diyorlar. Gemiyi batırıp tencereyi kırmak anlamına da geliyor aynı
zamanda. Peki, neye dayandırıyorlar? Elbette Tarık Bin Ziyad’a değil. Sözde
doğumdan önce 206’da General Xiang Yu diye bir adam, savaştan önce askerlerine
tencerelerini kırdırıp gemilerini batırtmış. Aşağıdaki diğer örneklere bakınca
en orijinal fikirleri Çinliler geliştirmişler. Yemek pişiremeyecekler
zavallılar.
Ruslarda сжечь корабли [sjeç korabli] hem gemileri yakmak hem
geri dönüşü olmayan kararlar almak demek.
İngilizce’de burn your boats gemileri yak anlamına geldiği gibi
geri dönüşü olmayan kararlar al anlamına da geliyor.
Almanya kara ülkesi olduğundan die Brücken hinter sich
abbrechen, arkasındaki köprüleri yıkmak diyor. Portekiz gibi ülkeler köprüleri
yakmak derken, Fransa gibiler köprüleri kesmek diyor. Zaten hemen hemen bütün
dillerin tamamında ya gemiler yakılıyor ya köprüler atılıyor ya da Türkçede
olduğu gibi hem gemiler yakılıyor hem de köprüler atılıyor.
Portekiz’de ise queimar os navios benzer işlevi karşılıyor ve
anlamlarından biri gemileri yakmak. Gemici millet.
İspanyollar benzer şekilde quemar las
naves diyor. Günümüzde Kastil İspanyolcası deyimleri tarihsel atıflara fazla
yer veriyor, özellikle içinde Turco (Türk) kelimesi olan bir hayli yerleşik
ifade var. Cebelitarık her ne kadar günümüzde İngiltere’nin egemenliği altında
olsa da İspanya’nın parçası kabul edilir. Kraliyet İspanyol Akademisi quemar
las naves için bir çıkış kaynağı belirtmiyor. Ancak Arjantin’den yayın yapan
Portada web sitesi, Komutan Hernán Cortés’in Meksika’daki bir ayaklanmayı
bastırmak için düzenlediği seferde askerlerin geri dönmeyi istemesini önlemek
için filosunu yaktığını ileri sürüyor. Bunu da Meksika kabul etmiyor, iyi mi? Meksika’dan yayın yapan Concienciepublica web sitesine göre, Büyük İskender
Fenike kıyılarına çıktığında düşman kuvvetlerinin kendi ordusundan daha büyük
olduğunu görünce afallamış ve askerlerine dönüş yok demek için bizzat kendi
filosunu yaktırmış.
Ancak Fenike kıyılarında bir gemi
yaktırma olayı antik çağ kaynaklarından birisinde bile geçmiyor. Olay Büyük
İskender öldükten yüzlerce yıl sonra uydurulmuş bir motivasyon hikâyesinden
ibaret.
Hernán Cortés ise hiç gemi yakmadı. İsyan sırasında Küba’dan on
gemi getirdi. Gemilerin hemen hiçbiri yüzecek durumda değildi. Yedisini karaya
çektirip söktürdü. Çıkan hurda malzemeyi, tahta, bez, halat, zincir gibi, başka
işlerde kullanmak üzere ayırdı. Geriye bıraktığı üç geminin birisi bir nao
ikisi bergantiniydi. Hatta dönemin tarihçileri yapılan işi Cortés’in stratejik
öngörüsünün bir kanıtı olarak sundular.
Araplar Tarık Bin Ziyad gemi yaktı diye düşünebilirler dedik ama
Tarık gemi yakmadı, gemi yakması hiç söz konusu değil. Tarık ve askerlerinin
normalde gemisi yoktu. Gemileri Sebte idaresinden ödünç almıştı. Sebte bugün
İspanya egemenliğinde küçük bir toprak, onlar Ceuta diyorlar. Tarık gemileri
geri götürüp teslim etmeseydi başı çok pis belaya girecekti. Zaten Tarık Bin
Ziyad efsanesinin tam versiyonu da ilk olarak batılı kaynaklardan ithal edildi.
İslam tarihçileri de olayı hiçbir zaman doğrulamadı.
Anlaşılan gemi icat edildi edileli gemi yakmak üzerine
motivasyon hikâyeleri yazılıyor. İster Çanakkale’de ister Meksika kıyılarında
olsun, insanlık tarihi gerçeklerin çıplaklığı yerine efsanelerin
büyüleyiciliğini sığınak olarak seçmiş. Tarihsel kanıtlardan yoksun olsalar
bile bu hikâyeler, dillerin ortak hafızasını şekillendirmeye ve insan idrakine
yön vermeye devam ediyor. Çünkü insanoğlu, kuru bir kronolojidense, ruhu olan
kurgulara inanmaya her zaman daha yatkın.
OKUMA TİZİMİ
İslam Ansiklopedisi
Boratav, Pertev Naili, 100 Soruda Türk Halkbilimi
Pala, İskender, İki Dirhem Bir Çekirdek
Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar
Eray Cömert’in İTÜ tezi
TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder