17 Mayıs 2026 Pazar

Halk Anlatılarında Tarihsel Doğrulama Sorunu Üzerine

 


 

Milletler kimi zaman atasözlerini, kimi zaman deyimlerini eski hikâyelere dayandırır. Hatta türkülerin de hikâyeleri olur. Yalnız dil biliminin değil halk biliminin de analizi gerekiyor.

Atasözlerine, deyimlere, türkülere, destanlara, tekerlemelere, yerleşik ifadelere, galatı meşhurlara temel olan hikâyeler gerçekçi de olabilir doğaüstü de olabilir. Birincil kaynaklara da dayanabilir. Bizim mensubu olduğumuz Türk Kültürü bu açıdan oldukça zengin.

Bu zenginlik, coğrafi genişliğin yanı sıra Türk topluluklarının tarih boyunca farklı medeniyetlerle kurduğu yoğun etkileşimin de bir meyvesidir. Sözlü geleneğin kuşaktan kuşağa aktardığı bu hafıza, göçebe yaşam tarzından yerleşik hayata geçişin izlerini de bünyesinde barındırır. Dolayısıyla her bir anlatı, aslında o dönemin sosyo-ekonomik şartlarına tutulmuş birer ayna niteliği taşır.

Türk hikâyeleri en çok doğa olaylarını, yabancı milletleri, zenginliği, evlenmeyi, çocukları, fakirliği, hastalığı, göçü, gurbeti ve… ölümü işler. Yabancı milletler deyince ilk aklımıza gelenler Ermeniler veya Rumlar olabilir. Ancak Adriyatik’ten Çin Denizine veya Çin Seddine Büyük Türk Kültürünü göz önüne aldığımızda başka yabancı milletlerin de hikâyelerimizde yer aldığını öngörmek mümkün.

Türkülere baktığımızda bizim birincil kaynaklara göre gerçek bir olaya dayandığı söylenebilecek en önemli ürünümüz sanılanın aksine Çanakkale Türküsü değil Genç Osman Destanıdır. Eray Cömert’in İstanbul Teknik Üniversitesine sunduğu tezine bakıldığında Çanakkale Türküsünün Çanakkale Savaşından önce olmadığı çok olası görünmüyor. Diğer taraftan söz gelimi Yemen, Çökertme gibi türkülerin hikâyeleri de birincil kaynaklarla desteklenmiyor. Giresun’un sayısız varyantlara sahip Mican Türküsü de Mican isimli kişiye ağıttan çok bir kamusal ağıt. Hatta Mican ve Kel Seyit olaylarını destekleyen mahkeme kaydı, hatta tutanak veya bir mektup ele geçmemiş henüz. Oysa Genç Osman Destanı’nı yaratan Kul Mustafa’nın gerçekten de Genç Osman ile beraber savaştığına ilişkin bilgi ve belgeler bulunuyor. Konu ile ilgili ayrıntılı değerlendirme Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Portalında da yayınlandı. Genç Osman Destanında dikkat edilmesi gereken iki husustan birincisi kelle koltukta ifadesinin bir mecaz sanatı olduğu. Diğer önemli husus Genç Osman’ı padişah 2. Osman ile karıştırmamak gerektiği. Milliyetçi yönü de olduğu değerlendirilen Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen 2003’te “Genç Osman’ın Bağdat’a yaptığı seferler gibi seferimizi gerçekleştireceğiz” demişti ki gazeteci Murat Bardakçı iki Osman’ın farklı olduğunu açıklamıştı. Doğrusu, destanda geçen Genç Osman, padişah 4. Murat’ın emrinde bir yeniçeri neferi, sefer düzenleyemez. Komutan değil, padişah hiç değil. Gerçekten de Bardakçı’nın dediği gibi: “Sultan II. Osman’ın Bağdat seferi yoktur; sadece Hotin seferine çıkmıştır ve Bağdat’ı görmemiştir.”

Destanlar hikâye bakımından daha kesin görülebilir. Onların da sayısız varyantları vardır. Oğuz Türklerine göre Oğuz Han vardır, Kırgız Türklerine göre Manas vardır. Elbette, hikâyelere temel olan olguların gerçek olmadığı konusunda temkinli olmak gerek. Söz konusu olguların siyasi ve askeri tarihin temel ilkelerine uygunluğu üzerinde durulmalı.

Atasözü ve deyim hikâyelerini biraz zorlama görebilirsiniz. Söz gelimi, zamanın birinde bir küfürbaz adam olduğu rivayet edilir. Adam tekkeye sığınır, derviş olur, şeyhten yardım ister küfür illetinden kurtulmak için. Şeyh de ona bir bakla tanesi verir: “Bunu dilinin altına koy. Hatırladıkça küfretmekten vazgeçersin” der. Şeyh ile derviş yağmurlu bir günde sokaktan geçerken bir evin penceresinden bir genç kadın seslenir: “Şeyh efendi, biraz durur musunuz?”. Pencereden çekilen kadın bir süre sonra yeniden pencereye yanaşır: “Az biraz daha bekleseniz…”. Dervişler sırılsıklam. Kız sonunda “gidebilirsiniz” der. Şeyh sorar: “Bizi niye beklettin?”. Kız ““Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olurmuş.” der. Şeyh taze dervişe döner: “Çıkar ağzındaki baklayı…” O gün bugündür, çıkar ağzındaki baklayı dediğimizde söyleyeceğin şeyi serbestçe söyle demek istiyoruz. Hikâye tabii.

Atasözleri ve deyim cephesinden devam edersek, onların da önemli askeri ve siyasi olaylar ile temellendirilmesi söz konusu. Türkçede en kuşku götürmeyen deyim hikâyelerinden birisi de kazan kaldırmaktır. İslam Ansiklopedisine göre, “Etmeydanı, özellikle 17. yüzyıl başlarından itibaren yeniçeri ayaklanmalarının ilk başlama yeri olarak ün kazandı. Yeniçeriler ayaklanma belirtisi olmak üzere kışla mutfaklarındaki kazanları bu meydana çıkarırlardı, buna kazan kaldırma denirdi. Yeniçerilere katılan öteki Kapıkulu ocaklarının bayrakları da bu meydana dikilir, esnaf takımı ve isyanın teşvikçisi devlet adamları meydanda kurulan çadırlarda veya meydanı çevreleyen yeniçeri odalarında misafir edilir, isyan süresince Etmeydanı’nda âdeta bir ordu pazarı kurulurdu. Bu şekilde bir olay, 1703 yılında II. Mustafa’nın hal‘i ve III. Ahmed’in cülûsuyla sonuçlanan isyan sırasında meydana gelmiştir. Etmeydanı’nı dolduran âsiler önce Ağakapısı’na ve Bâbıâli’ye yürürler, daha sonra Atmeydanı’na geçerler, buradan da Soğukçeşme Kapısı, Bâb-ı Hümâyun ve Ahırkapı’yı tutarak Topkapı Sarayı’nı kuşatırlardı. İsyanlar sırasında Etmeydanı çeşitli konuşmaların yapıldığı, nutukların atıldığı ve padişahtan gelen haberlerin duyurulduğu bir karargâh özelliği taşırdı.” Gerçekten de kazan kaldırma on yedinci yüzyılın önemli olaylarındandır. Dolayısıyla kazan kaldırma geçek bir hikâyedir. Mecaz anlamıyla kazan kaldırmak, yöneticinin tutumuna karşı hep birlikte isyan etmek demek. Nitekim Osmanlı askeri teşkilatında kutsal bir hiyerarşik sembol olan kazan, sadece bir yemek kabı değil, aynı zamanda devlet ile asker arasındaki sadakat bağının da somut bir göstergesiydi. Bu bağın kopması anlamına gelen kazanın meydana indirilmesi, payitahtta geri dönülemez siyasi krizlerin ve taht değişikliklerinin habercisi olmuştur.

Pabucu dama atılmak varyantlarından birisine göre, 13. yüzyılda yaşamış Ahi Evran’ın hatalı mal üreten zanaatkârın pabucu aldığı dama attığı, ibreti âlem olsun diye eve yalın ayak gönderildiği anlatılır. Ancak hikâyeyi doğrulayacak hiçbir kanıt yoktur. Bir başka varyanta göre, bir esnaf ayıplı mal satarsa Melami şeyhi olan Ahi Baba’nın huzurunda sağ pabucu alınır ve dükkân mühürlenirmiş. Dükkân tekrar açılsa bile pabuç ibret olsun diye damdan alınmazmış. Yine bunun da gerçek olduğuna ilişkin hiçbir kanıt yok.

Pabucu dama atılmanın esas ve gerçek varyantına göre, bir ayakkabıcı esnaf hileli ayakkabı üretirse ahilik geleneği gereğince aldığı para müşteriye iade edilir, dükkânı mühürlenirdi. Dava konusu olan ayakkabı dama fırlatılır ve ibreti âlem için orada bırakılırdı. Nitekim Safranbolu’daki Yemeniciler Arastası’nda 1661 yılına ait dükkân kayıtlarında, hatalı üretim yapan ustaların pabucunun gerçekten damlara atıldığı belgelenmiştir. Pabucu dama atılmanın tek gerçek hikâyesi budur. Deyim mecazi olarak, kendinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek anlamında kullanılır.

Dingo’nun ahırına ilişkin birkaç varyanttan bahsedeceğiz, ancak tutarlı hiçbir varyant yok. İstanbul’da 1860’lı yıllarda atlı tramvaylar normalde iki atla çekilirken Şişhane yokuşu oldukça dik olduğu için takviye atlar getirilirmiş. Takviye atlar bir varyanta göre Taksim’de, bir diğerine göre Fransız Konsolosluğunun yakınında, başka birine göre Azapkapı’dan gelirmiş. Ahırı Dingo adında bir Rum işletirmiş. Dingo sürekli sarhoş olduğu için kayıtları tutmazmış. Giren çıkan belli değil… kavga gürültü eksik olmazmış. Yine bir varyantta Dingo Ermeni’dir. Başka birine göre ise Dingo’nun adı aslında Dinko’dur ve bir köyde yaşamaktadır. Tutarsızlık bu ya… Dingo diye bir kelime yok normalde ya da alakasız bir karşılığı var. Bir yabani köpek ırkı, Avustralya’da görülüyor üstelik. Türkçede gelip geçenin belli olmadığı yerleri ifade etmek için Dingo’nun ahırı deyimi kullanılır.

Sarı öküzü vermeyecektik ifadesi bir fabldan kaynaklandığı için hikâyesinin kurgu olduğu zaten kabul edilen bir şeydir. Fabla göre, geniş düzlüklerde yaşayan büyük bir yaban öküzü sürüsü, aslanların saldırılarına karşı birlik sayesinde direnir. Ancak yaşlı bir aslan, sürünün liderini kandırarak önce “Onu bize verin, biz bir daha size saldırmayız. Barış içinde yaşarız. Analar ağlamasın.” diyerek sarı öküzü, sonra diğerlerini bahanelerle aldırır. Öküzler barış umuduyla her seferinde bir ferdini verir, sonunda güçlerini kaybeder. Aslanlar iyice kuvvetlenince sürüyü kolayca yenerler. İlk taviz aslında ilk yenilgidir anlamında sarı öküzü vermeyecektik diyoruz.

Türk Dil Kurumunun tespit ettiği Türkçe deyim sayısı 11 binin üzerinde. Bunlardan geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye sözü, hani bazen yanlışlıkla geçti Bolu’nun pazarı denen, aslında 1933’te yazılan bir şiir parçası. Oldukça yeni bir deyim. Eserin sahibi Rahmi Karatay: “1933 baharında Bursa’da birtakım arkadaşlarla bir sinema matinesine gitmiştik, karşıdan Emir Sultan’ın servileri görünüyordu. Bilmem yıllarca süren hayal kırıklığının etkisiyle midir, aklıma bir beyit geldi: ‘Servi gibi ümitler döndü birer iğdeye, Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye!’ dedim ve bunu sinemanın karanlığında sigara paketinin arkasında tamamladım. Ertesi gün mizahi manzume bir yıldırım hızıyla yayıldı, bir arkadaş bunu tape ettirerek Akbaba’ya göndermiş. Meğer milletin bir yarasına dokunmuşuz. Bu mizahi yazı az zamanda bütün Türkiye’ye yayıldı ve bana yeni bir stil verdi.” Mecazen geçti Bor’un pazarı sür eşeğini Niğde’ye “iş işten geçti, fırsatı kaçırdın demektir. Bursa’da bir sinema salonunun karanlığında, bir sigara paketinin arkasına karalanan bu mısraların, kısa sürede asırlık bir atasözü edasıyla dile yerleşmesi halk kültürünün ne kadar dinamik olduğunun kanıtı.

Halkı aydınlatmaya çalışan bazıları Ali kıran baş kesenin bir galatı meşhur olduğunu aslının Fatih Sultan döneminde var olan dal kıranın başı kesilir ifadesine dayandığını ileri sürerler. Ancak böyle bir kanun olduğuna ya da ifadesinin bu olduğuna ilişkin kanıt yoktur.

Yine bir rivayete göre, Osmanlı Dönemi’nde Konya’dan Girit’in önemli liman kentlerinden Hanya’ya bir vali tayin edilir. Vali göreve gelir gelmez halka ağır vergiler yükler. Zaten askerlikten muaf kalabilmek için yüksek vergiler ödeyen Rum halkı bu adaletsizliğe karşı sesini yükseltmeye çalışır. Müslümanlar da rahatsızdır. Ancak vali tüm şikâyetleri görmezden gelir ve kararlarını değiştirmez. Bunun üzerine Hanya halkı, bir gece yatsı namazı çıkışında valiyi karanlıkta yakalayıp döver. Vali güçlükle konağına dönerken, arkasından bağırarak şu sözleri işitir: “Artık Hanya’yı Konya’yı anladın mı?”

Marko Paşa’nın sabırla dert dinleyen ancak bürokratik engeller veya imkânsızlıklar nedeniyle her sorunu çözemeyen figürü, zamanla sistemin çaresizliğinin bir sembolü haline geldi. Halk, egemen güçler karşısında hak arama mücadelesinin sonuçsuz kalacağını anladığı anlarda bu deyişi ironik bir sitem aracı olarak kullanmaya devam etti.

Rum asıllı Marko Apostolidis Osmanlı döneminde paşa unvanını alan ilk doktordur. Marko Paşa, II. Abdülhamid döneminde Meclis-i Ayan üyeliğine getirildi. Görevi gereği halkın dilek ve şikâyetlerini dinlemek zorundadır. Ancak kendisine iletilen her başvurunun çözüme kavuşması mümkün olmaz. Zamanla pek çok kişi sorunlarına karşılık bulamaz ve bunun sonucunda “Git derdini Marko Paşa’ya anlat” sözü halk arasında yaygınlaşır. Bu olay, git derdini Marko Paşa’ya anlat deyiminin gerçek hikâyesi.

Aklınıza takıldı mı bilmiyorum ama gemileri yakmak deyimini ele alalım. Bu deyim Arap komutan Tarık Bin Ziyad’ın sonradan adın Cebelitarık olarak boğazdan Avrupa’ya geçtiğinde gemileri yaktırması ile ilgili olabilir mi? Belki de oradan geliyor diyorsunuz.

Dünya dillerinin önemli bir bölümü gemileri yakmak deyimini içeriyor diğer önemli bir bölümü ise köprüleri atmak deyimini içeriyor. Dahası dünyanın hemen her kıyısına, her limanına ilişkin bir gemi yakma olayı olduğuna inanılıyor. Türklerin yok, Türkler uzun bir denizcilik geçmişi yok çünkü. Tarık Bin Ziyad’ın gemileri yakması iddiası ülkemizde en meşhur gemi yakma olmasının sebebi Müslüman oldukları için yakın görülen Araplara ait olmasının etkisi olabilir. Uzak da gören olabilir. Üniversitedeyken Ülkücü bir arkadaşımız vardı, Tarık için askerine güvenemediği için gemileri yaktı diye inanıyordu. Ülkücü gençler bir araya geldiğinde ne konuşur? Tarih konuşur doğal olarak.

Araplar geri dönüşü olmayan kararlar vermek anlamında (حرق السفن) [hark’el-süfun] kalıbını kullanıyorlar, gemileri yakmak anlamına da geliyor. Kalıbı Tarık Bin Ziyad’da dayandırıyor olmaları olası.

Çinliler aynı durumda 破釜沉舟 [pò fǔ chén zhōu] diyorlar. Gemiyi batırıp tencereyi kırmak anlamına da geliyor aynı zamanda. Peki, neye dayandırıyorlar? Elbette Tarık Bin Ziyad’a değil. Sözde doğumdan önce 206’da General Xiang Yu diye bir adam, savaştan önce askerlerine tencerelerini kırdırıp gemilerini batırtmış. Aşağıdaki diğer örneklere bakınca en orijinal fikirleri Çinliler geliştirmişler. Yemek pişiremeyecekler zavallılar.

Ruslarda сжечь корабли [sjeç korabli] hem gemileri yakmak hem geri dönüşü olmayan kararlar almak demek.

İngilizce’de burn your boats gemileri yak anlamına geldiği gibi geri dönüşü olmayan kararlar al anlamına da geliyor.

Almanya kara ülkesi olduğundan die Brücken hinter sich abbrechen, arkasındaki köprüleri yıkmak diyor. Portekiz gibi ülkeler köprüleri yakmak derken, Fransa gibiler köprüleri kesmek diyor. Zaten hemen hemen bütün dillerin tamamında ya gemiler yakılıyor ya köprüler atılıyor ya da Türkçede olduğu gibi hem gemiler yakılıyor hem de köprüler atılıyor.

Portekiz’de ise queimar os navios benzer işlevi karşılıyor ve anlamlarından biri gemileri yakmak. Gemici millet.

İspanyollar benzer şekilde quemar las naves diyor. Günümüzde Kastil İspanyolcası deyimleri tarihsel atıflara fazla yer veriyor, özellikle içinde Turco (Türk) kelimesi olan bir hayli yerleşik ifade var. Cebelitarık her ne kadar günümüzde İngiltere’nin egemenliği altında olsa da İspanya’nın parçası kabul edilir. Kraliyet İspanyol Akademisi quemar las naves için bir çıkış kaynağı belirtmiyor. Ancak Arjantin’den yayın yapan Portada web sitesi, Komutan Hernán Cortés’in Meksika’daki bir ayaklanmayı bastırmak için düzenlediği seferde askerlerin geri dönmeyi istemesini önlemek için filosunu yaktığını ileri sürüyor. Bunu da Meksika kabul etmiyor, iyi mi? Meksika’dan yayın yapan Concienciepublica web sitesine göre, Büyük İskender Fenike kıyılarına çıktığında düşman kuvvetlerinin kendi ordusundan daha büyük olduğunu görünce afallamış ve askerlerine dönüş yok demek için bizzat kendi filosunu yaktırmış.  

Ancak Fenike kıyılarında bir gemi yaktırma olayı antik çağ kaynaklarından birisinde bile geçmiyor. Olay Büyük İskender öldükten yüzlerce yıl sonra uydurulmuş bir motivasyon hikâyesinden ibaret.

Hernán Cortés ise hiç gemi yakmadı. İsyan sırasında Küba’dan on gemi getirdi. Gemilerin hemen hiçbiri yüzecek durumda değildi. Yedisini karaya çektirip söktürdü. Çıkan hurda malzemeyi, tahta, bez, halat, zincir gibi, başka işlerde kullanmak üzere ayırdı. Geriye bıraktığı üç geminin birisi bir nao ikisi bergantiniydi. Hatta dönemin tarihçileri yapılan işi Cortés’in stratejik öngörüsünün bir kanıtı olarak sundular.

Araplar Tarık Bin Ziyad gemi yaktı diye düşünebilirler dedik ama Tarık gemi yakmadı, gemi yakması hiç söz konusu değil. Tarık ve askerlerinin normalde gemisi yoktu. Gemileri Sebte idaresinden ödünç almıştı. Sebte bugün İspanya egemenliğinde küçük bir toprak, onlar Ceuta diyorlar. Tarık gemileri geri götürüp teslim etmeseydi başı çok pis belaya girecekti. Zaten Tarık Bin Ziyad efsanesinin tam versiyonu da ilk olarak batılı kaynaklardan ithal edildi. İslam tarihçileri de olayı hiçbir zaman doğrulamadı.

Anlaşılan gemi icat edildi edileli gemi yakmak üzerine motivasyon hikâyeleri yazılıyor. İster Çanakkale’de ister Meksika kıyılarında olsun, insanlık tarihi gerçeklerin çıplaklığı yerine efsanelerin büyüleyiciliğini sığınak olarak seçmiş. Tarihsel kanıtlardan yoksun olsalar bile bu hikâyeler, dillerin ortak hafızasını şekillendirmeye ve insan idrakine yön vermeye devam ediyor. Çünkü insanoğlu, kuru bir kronolojidense, ruhu olan kurgulara inanmaya her zaman daha yatkın.

OKUMA TİZİMİ

İslam Ansiklopedisi

Boratav, Pertev Naili, 100 Soruda Türk Halkbilimi

Pala, İskender, İki Dirhem Bir Çekirdek

Köprülü, Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar

Eray Cömert’in İTÜ tezi

TDK Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder