KİR VE ZEHİR
Özenle temiz tutarız eşyalarımızı, tozlanmasınlar
kirlenmesinler diye... Neden? Çünkü önce yavaş yavaş toz birikir üzerlerinde,
değen ellerden, açık camdan içeri giren rüzgardan... Hemen tozunu alırız... Ya
almazsak? O zaman toz birikmeye devam eder... giderek kire dönüşür, kirlenir
eşyalarımız... temizleriz üşenmezsek... bizim için önemliyse kirlenmemeleri
eşyalarımızın, onların üzerine titreriz... Sanki o toz hayatlarımızın üzerinde
kalacakmış gibi, komşu gelir de görürse rezil olacakmışız mahalleye gibi
endişeleriniz, panik oluruz...
Ya peki ruhlarımız??? Özenir miyiz onların tozlanmamasına, kirlenmemesine eşyalarımıza olduğu gibi... bu sorunun herkesteki cevabı farklı, bu satırları okuyan sayısı kadar fazla çünkü herkesin ruhu farklı, o ruhlara konacak toz, sinsi sinsi tutacakları kir ayrı...
Diyeceksiniz ki neden bırakalım ki ruhlarımız kirlensin, eşyamıza gösterdiğimiz özeni neden göstermeyelim? Çünkü... Fark etmeyiz çünkü eşyamızın kirlendiğini fark ettiğimiz kadar kolay fark etmeyiz... Maalesef... O kadar dalarız ki yaşamımızı sürdürme derdine, fark etmeyiz ruhumuzun iniltisini, tozdan, kirden kısılan sesini vicdanımızın...
Politikacıların birbirlerine televizyonda yükselttiği iftiralarıyla kirlenmeye başlar ruhumuz, sosyal medyadaki hakaretlerle, dedikodularla, acabalarla, korkularla, endişelerle büzülür, sıkışır, korkar, çaresizlik çöker iyice içine, öfkeye kapılır... evet öfkelidir, çaresizdir, etrafı sarılmıştır... panikler, yüreği daha hızlı çarpar, adrenalini artar da artar...
Okuduğu gazetedeki siyasi haber kirletir, spor
sayfaları kirlidir, televizyonda spor programları bağırış çağırış kavga sunar
sadece çünkü amaç reytingtir, akademik tartışmalar bile öyle, kimse kimseyi
sevmez mi bu memlekette... dizilerde
entrikalar vardır, hakemler tuttuğu takıma haksızlık yapar, şampiyonluk kaçar
üzülür, şampiyon olur suçlanır “haksızlıkla oldunuz zaten, hep hakemler size
çalıştı” denir ki çıkaramasın tadını şampiyonluğun, bir de buna kızar, oysaki
tek isteği birkaç saniyelik mutluluktur içine oh diye çekeceği ama bırakmazlar,
daha doğrusu bırakırlar da kursağında bırakırlar.... dışarı da çıkamaz yasak
vardır... ne zaman bitecek bu pandemic, ne zaman gelecek aşılar, herkese aşı
sırası gelir, herkes sokaktadır ama kimseye ceza kesilmez, "tut ki çıktın
sana kesilir ceza” der içinden bir ses... hadi bakalım bir de haksızlığa
uğramanın verdiği çaresizlikle karışık öfke hali.... anlayacağınız uzaktan
görünen tüm pembelikler yaklaştıkça simsiyah olur ruhumuza sıra gelene kadar...
beyaz nerede peki diye soracak olursanız, o da pudra şekerinin tekrar icadından
sonra istifa edip beyazlıktan kendini griye verdi...
Kir.... kir... kir... ve artık temizlenemedikçe
ruhumuzda pasa, zifte dönüşür kirler, zehirler bizi... zehirleniriz iyiden
iyiye... umutsuzluğa kapılırız, vazgeçeriz umut etmekten artık... sessizliğimize
sığınırız... limandan usulca uzaklaşan gemi gibi kaçarız herkesten...
eşimizden, çocuklarımızdan, herkesten... ancak bazen yüksek sesle birşey
sorarlarsa ısrarla kısaca cevap veririz...
Bazılarımız dayanamaz intihar eder... hele bir de
yalnız yaşamışsak o güne kadar, bekarsak, bırakıp gitmişse eşimiz bizi, bizden
önce rahmetli olmuşsa, çocuklarımız evlenip barklanıp gitmişse, ancak telefonla
soracak kadar zamanları kalmışsa hatırımızı... veya ana-babamızdan uzak ama
onların kendilerinden esirgeyip biriktirdiği birkaç kuruşla farklı bir şehirde
hem geçinip hem de okumaya çalışmışsak... başaramamışsak... o zaman öldüğümüzü
de kimse fark etmez tıpkı ilk toz zerresinin konduğunu fark etmediğimiz gibi...
Alıp giderken 112 umutsuzluktan solmuş ruhumuzu
çevreleyene bedenimizi bir torbanın içinde komşular ah vah eder “sessiz
biriydi, hiç beklemezdik ondan, keşke içine atmasaydı da açılsaydı bize,
severdik kendisini aslında” derler, içlerinden “ucuz atlatmışız, ne
yapabilirdik ki sanki bizden yardım isteseydi” diye düşünürlerken...
Tohumların fidana, fidanın ağaca döndüğü yurdumuzda
artık kirler zehire dönüşüyor ruhumuzda...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder